> dan sonra doldur beni

28 Kasım 2011 Pazartesi

Sidikli Kasabası Müzikali


Kışın gelmesine en çok sevinmeme sebep olan şey kuşkusuz perdelerini açan tiyatro sahneleridir. Bir de yeni başlayan oyuna risk alıp gidip, ayıla bayıla çıkıyorsam çok şanslı sayarım kendimi ;)

Sidikli Kasabası müzikali de bu oyunlardan biri. Keyifli 3 saat geçirip müzikleriyle sahne performanslarına şapka çıkardım oyunun. Devlet tiyatroları üstünde ki ölü toprağını atmasına sebep olacak çok keyifli bol mesajlı izlenesi oyun. Hiç vakit kaybetmeden sizlerle paylaştım hemen oyuna bilet bulup izlemeye gidin zira kapalı gişe oynuyor oyun..

Konusuna gelince;

Ünlü Broadway müzikali Devlet Tiyatroları sahnelerinde!  Dünyanın ısındığı, suların azalmasıyla birlikte tuvalete girmenin sınırlanarak özel bir şirketin denetimine verildiği bir yerde geçer oyunumuz. Tuvalet parasını ödemeyenlerin gizemli Sidikli Kasabasına gönderildiği, gidenin bir daha gelmediği , kimsenin birbirinin gözünün yaşına bakmadığı, tüm genel tuvaletlerin özelleştirildiği bu yere düşen bir aşk ateşi "süre giden" sisteme karşı çıkışın da kıvılcımı olur.

Oyundan kısa notlar;
* Yaşlı anne-babanın bile yaşlı olmadığı çok genç kadroya sahip pek çok hareketli,
* Slow motion sahnelerine bayıldığım,
* Çok başarılı orkestrası olan,
* Memur Berrel için bile izlemeye gidilecek  :)
* Bobby Strong'un sonuna doğru giydiği melek kostümü bol kahkahalık
*Küçük Sally'nin de söylediği gibi su durumu ile ilgili "boktan" bir müzikal.

Bileti aşağıda ki siteden temin edebilirsiniz.

İyi seyirler,










3 Kasım 2011 Perşembe

Dükkan Burger


Şaşkınbakkal da gezinirken mutlaka görmüşsünüzdür burayı, müdavimi olmasam da seviyorum buranın burgerlerini. Doyurucu ve lezzetli!
Şimdilerdeyse buraya gittiğimde rahatsız eden şey, siparişin gelmesini uzunca bir süre beklemek.  Hatta sipariş vermek için garsonlara kendimizi göstermek için seslenmek ek kol sallamak zorunda kalmak. Eskiden de siparişler yavaştı ama bu kadar değildi.
Neyse kötü girişi bir kenara bırakıp bu lezzetin sırrı nereden geliyormuş bakalım;


Yurtdışın da  insanlar bu işi nasıl yapıyor diye araştırmaya başlayıp "Türkiye'nin ilk süt danası" üretimine başlayan genç girişimci Emre Mermer önce büyük otellere ve restaurantlara et satmaya başladı. Sonrasında insanlar bu lezzetli etlerden satın almak isteyince İlk butik kasabını Armutlu'da açtı, ardından etlerin nasıl pişirileceğini anlatırken müşterilerden gelen talep etleri tatmak olunca Dükkan Burger ve Steakhause zincirleri açılmaya başladı.


Kendi ağzından bu lezzetin sırrı;


Hamburger köftelerimizi, İzmit'te ki çiftliğimizde doğal şartlarda yetiştirdiğimiz "düve" (genç dişi sığır) etinden hazırlıyoruz. İçinde tek çekilmiş %100 kıyma, tuz ve  karabiber bulunur. Ekmeklerimizi günlük olarak kendi mutfağımızda pişiriyoruz. Tüm burger çeşitlerimiz "orta" pişirilir, bu sayede et daha sulu ve lezzetli olur.  Etinizin daha fazla yada az pişmesini istiyorsanız lütfen sipariş sırasında belirtiniz.




Menüde  130 gr olan; Hamburger, Cheese burger ve Acı burger, Tereyağlı burger, Satır burger, ile 200 gr. olan ve ekstra bacon ile  hazırlanmış benim de favorim olan Dükkan burger  olmak üzere toplam 7 çeşit burgerleri vardı. 
Rejim de ve olan bu lezzetten mahrum kalmak istemeyenler için de yeşillik domates ve soğanla hazırlanan Yeşil burger adlı burgerleri mevcuttur. 


En kısa zamanda steaklerinden de yemeyi planlıyorum sonrasında paylaşırım sizlerle :)

Sınırlı menüsü olmasına rağmen çok başarılı olduğundan olsa gerek köftelerini yemek için masa bulmakta biraz zorlanabilirsiniz. Ama bu sizi yıldırmasın mutlaka bir kere tadın vazgeçemeyeceksiniz.


Afiyet olsun..





29 Ekim 2011 Cumartesi

Beni Bağrına Bas/Hold Me Close To Your Heart


Taksim de bulunan Arter aldı sergi salonunda 22.06/21.08 2011 tarihinde yer alan süreli sergiyi son gün ziyaret edebildim. Sizin goremeyeceğinizi düşünerek biraz ayrıntılı anlatıp fotoğtraflarla süsledim.
Umarım beğenirsiniz, iyi gezmeler :)

Beni Bağrına Bas”, Patricia Piccinini’nin 1997’den bu yana ürettiği ve heykel yerleştirme, desen video gibi farklı mecraları kullandığı işlerini bir araya getiriyor. Piccinini, bugün hayatımızın merkezinde yer alan çeşitli meseleleri, günümüz teolojisine, doğa kurgusuna ve tüketimciliğe atıfla ele alıyor.
Bir taraftan “dünyanın sonuna” yaklaştığımızı gösteren “alametlerin” sürekli arttığını söylerken, diğeri bilim ve teknolojinin dünyayı iyileştirip ebedi bir cennete dönüştüreceğini iddia ediyor.
Tüketim dünyasının ışıltılı kusursuzluğunun işleyiş mantğını akılda tutarak, bu dünyanın her şeyi cilalayabilen stratejisini ödünç alıyor ve pek de alışık olmadığımız bir “nihai ürün” ile sonuçlanan benzer bir aura yaratıyor.
Sanatçı bu “nihai ürünlerin”  kafa karıştırıcı görünüşleri aracılığıyla ele aldığı karşıtlıklardan biri, “doğa–kültür”  ikiliği. Ancak bu karşıtlığı ele alırken, çağdaş kurgulara ve onların imlarına odaklanıyor ve “tüp bebek olarak dünyaya gelmiş, film izleyen bir AVM faresi” için “doğanın” ne ifade ettiğiyle ilgileniyor.


İrkilten Tuhaf Yaratıklar Arasında
Sanatçı tamamen kendi tasarımı olan, dolayısıyla görmeye alışık olmadığımız yaratıkları gerçekleştirirken silikon, fiberglas, poliüretan, deri ve insan saçı gibi onlara gerçekçi nitelikler kazandıracak malzemeler kullanıyor.

Çoğunlukla “anormal”, “gayritabiî”, “ucube gibi” görünen yaratıkları ebatları, oranları ve gerçekçikleriyle, aslında “normal” bir insana veya hayvana evrilmiş olabilecekleri hissini uyandırıyorlar.
Bu genetiği değiştirilmiş, laboratuar ürünü mutant görüntüsüne ise, “dost canlısı bakışlar, tatlı gülümsemeler ve şirin duruşlar eşlik ediyor. Piccinini’nin işleri gücünü, bu yaratıklarla doğrudan fiziksel karşılaşmanın yarattığı gerilimden alıyor.  Bu çirkin ama dost canlısı yaratıklarla karşılaşmanın doğurduğu çelişkili hisler aracılığıyla bizi, doğa/kültür, güzellik/çirkinlik-tiksinti ve ihtiyaç lüks gibi sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz ikilikleri yeniden gözden geçirmeye çağırıyor.(!)
Tuhaflıklarına rağmen bu yaratıklar çocuksu nitelikleriyle kaçınılmaz bir sempati, ilgi, şefkat sevgi ve hatta onları kucaklayıp koruma isteği uyandırıyor.
Yazarın tarifiyle, beğendiğim bir kaç eserinin hikayesini ve fotoğraflarını paylaşıyorum buyurunuz..


Davetli Misafir
Bu işin adı Goethe'in bir sözünden geliyor; "Güzellik her yerde davetli misafirdir." Benim için bu iş, doğanın güzelliğini ve tuhaflığını yansıtıyor. İşlerimi ortaya çıkarırken çoğunlukla gerçek dünyadaki yaratıklara bakıyorum tuhaf ve olağandışı özellikleri karşısında hayrete düşüyorum. Tavuskuşu mesela; "Güzelliğin, evrimin tavuskuşu gibi gülünç bir yaratıkla sonuçlanmasına neden olacak kadar önemli olabileceği kimin aklına gelirdi? tavuskuşunun güzelliği ne bir koruma ne de fazladan işlevsellik ya da yiyecek bulma yetisi sağlıyor. Sanırım ben işlevsellik yerine güzelliği seçmeyi kendi içinde güzel buluyorum. "Mühendislik"le nasıl yaratıklar yaratabileceğimize ilişkin, faydayı her şeyin üzerinde tutan bakışımıza  öylesine aykırı ki... Yeni bir yaşam yaratmayı neden seçeriz? Kesinlikle kendimiz için.. Yaratmanın kendisi için veya harika olmak için değil! Ancak bu, doğa için yeterince iyi bir neden gibi görünüyor, belki başkaları için de öyledir.Eğer bu da iyi bir neden değilse, o zaman ne olabilir?


Bulunmuş Bebek
Çin'de sadece yarık dudaklı çocukların kaldığı yetimhaneler olduğunu öğrendim. Bu çocukların çoğu, kim olduğu bilinmeyen anne-babaları tarafından terk edilmiş bebekler. Çin'de damgalanma korkusu, sağlık hizmetlerine erişememe ve tek çocuk politikası bir araya gelince,  bazı anne babalar çocuklarını bir yerlere bırakmak dışında bir seçenek göremiyorlar. Bunun nedeni, Çinli anne-babaların kalpsiz olmaları değil, yaşadıkları dünyada bu çocuklara yer olmaması.


Şüpheci Thomas
“Şüpheci Thomas” Rönesans ve Barok dönemlerinde Avrupalı ressamlar için popüler bir temaydı. Hikâye, İncil’in Yeni Ahit’inde yer alır ve havarilerden Thomas’ın İsa’nın yeniden dirildiğine inanmayarak yaralarına dokunduğunu ve ancak bundan sonra ona inandığını anlatır. İngilizce’de “Şüpheci Thomas” deyimi günümüzde, gerçek herkes için belirgin ve açık olduğunda bile mutlak bir kanıt görmeden inanmayı reddeden şüpheci insanlar için kullanılıyor.




Büyük Anne
"Büyük Anne" bir bebek için tasarlanmış genetik mühendisliği ürünü bir sütanne. Kucağında bir bebek, onu çok seviyor belli ama biraz rahatsız, hatta mutsuz. Bebek tamamıyla, sonsuza dek onun değil diye olsa gerek. Bazen baktığı çocuğu kaçırmayı aklından geçirdiğini hayal ediyorum. Bu kadar gergin olmasının sebebi bu olmalı.

      
Balasana
Sanskritçe "çocuk duruşu" anlamına gelen "Balasana" yogada temel dinlenme duruşlarından biri. Bir heykel olarak da sanatsal pratiğim de bir dinlenme noktası "Balasana". İkilemin, hatta belirsizlik ya da paradoksun olmadığı bir huzur anı. Rüya gibi. Burada, küçük bir kanguru türü olan valabinin kız çocuğunun sırtında ne aradığını merak ediyorsunuz. İki partnerin kaslarının daha iyi esnemesi için birlikte yaptıkları "balasana" duruşundalar..







26 Ağustos 2011 Cuma

Van Kahvaltısı

Şirket arkadaşlarım sayesinde çok duymuştum bu kahvaltının ne kadar meşhur olduğunu.
Sonunda ramazan öncesi kahvaltı ziyafeti çekmek içim soluğu Kızıltoprak'ta bulunan Van Kahvaltı Sofrasında aldık.
Daha öncesinde Cihangir'de bir  Van Kahvaltı faciamiz vardı, haliyle on yargılıydım!
Ama önyargımız daha bizi karşıladıkları anda dağıldı. Güleryüzlü samimi ve cok ilgili çalışanları ile harika bir kahvaltı yaptık.

Ürünleri hepsini Van'dan getirdiklerini dışardan almadıklarını bilmenizde yarar var. Yöresel bir kaç lezzetin fotografını ve ne olduklarını paylasayım sizlere..





Kavut süte bandırılıan buğday, mısır unu ve tereyağı ile yapılıyor. Kahvaltıda üzerine bal dökülerek yeniyor. İlk defa yedim ama beğendiğim söylenemez hiç bir şeye benzemiyor tadı.


Bal kaymak Van Kahvaltı Sofrası'nın kendi üretimi, ben çok tatlı sevmesem de çok lezzetli bulduğumdan yedim çok güzel :) bittiğinde tazeleyerek bizi ayrıca mutlu ettiler.




Murtağa un yumurta ve yağ ile yapılıyor. Un yağda iyice kavruluyor, pembeleştikten sonra çırpılan yumurta üzerine dökülüp kavruluyor.Un ve yumurta ile yapılan tipik doğu yemeklerinden biri, ilk defa murtağa yedim lezzet olarak kavuttan daha iyiydi.



Van Kahvaltı Sofrası'nda örgü peyniri, otlu peyniri, tulum peyniri olarak zengin sayılacak peynir çeşidi vardı. Tüm peynirler lezzetli ama otlu peynir az yağlı olduğundan çok lezzetli değildi.

Güzel ve doyurucu bir kahvaltıydı eğer değişik tatlar arıyorsanız ve merak ediyorsanız mutlaka denemelisiniz.
Herkese afiyet olsun..

Sevgilerimle,




23 Ağustos 2011 Salı

Kavala Kurabiyesi

Yunanistan'a çok sık giden bir arkadaşım getirdiğinde tanıstım bu lezzetle! Ama tadına bayılıp nereden temin edebilirim diye arayınca leventte bir pastanede buldum. Ama yetinmeyip büyük uğraşlar sonucu en yakın lezzeti kendim tutturdum..



Buyurun tarifine :)

Malzemeler

1 Paket Teremyağ
1.5 Çay Bardağı Pudra Şekeri
1 Çay Bardağı Sıvıyağ
1 Su Bardağı İri Çekilmiş Badem
1 Paket Kabartma Tozu
1 Paket Vanilya
Aldığı kadar un (4.5 Su Bardağı kadar)

Üzerine bolca pudra şekeri.

Yapılışı

Önce teremyağ ile pudra şekerini yoğuruyorsunuz sonra bademleri (tavada 1 tatlı kasığı tereyağ 2-3 kaşık un ile 10 dk kavurun soğuduktan sonra ekleyin)  koyup tekrar karıştırın vanilya, kabartma tozu ile unu ekleyip yoğurun hamur cıvık görülecektir, ve toplanmayacaktır o yüzden 1 çay bardağı sıvı yağı koyup fazla yoğurmadan karıştırın ve hamur toparlanacaktır. Ekmek kesme tahtasının üstüne koyup hafif yayarak şekiller verin. Tercihen ay şeklinde yaparsınız orjinali böyle en azından..
150' 15 dakika üstü pempeleşene kadar pişirelim. Ilıklaştıktan sonra üzerine bolca pudra şekeri dökülür, servise sunulur. 
Nescafe ile servis yaparsanız muhteşem oluyor..

Afiyet olsun :)










27 Temmuz 2011 Çarşamba

İncir Receli

Bana nefes alan hiç bir şeyi sevme hakkı vermediler bende İncir Reçeli'ni sevdim..


Sanırım filmde en çok aklımda kalan cümle bu oldu.
Şubat ayın da girmişti vizyona hep aklımdaydı ama kısmet olmadı yoğunluktan koşturmaca dan. Sonra sıcaklardan bunalıp sinemaya gidelim dediğim bir gün aklıma geldi, Kadıköy de küçük bir sinemada buldum. Ve hemen soluğu akşam sinemada aldım.
Sanırım tek üzüntüm, keşke daha erken gitseydim ses sisteminin ve görüntü kalitesinin iyi olduğu bir sinema da izleseydim olabilir.

Filmin kısaca konusuna gelince;  Aşk, duygusallık, pişmanlık ve  ….. (ipucu vermek istemiyorum bütün büyüsü bozulacak çünkü :) ) barındırıyor.. Aytaç Ağırlar'ın ilk uzun metraj filmi olan incir reçeli gişe yapmayan ama izlediğiniz de sizde keşke daha önce izleseydim duygusu uyandıran bir film.

Sizi silkeleyip kendinize getirecek cinsten şahane bir sinema filmi olmuş. Varsa sevdiğinizin elinden tutun, yoksa arkadaşınızı alın hala gösterim de olan sinemalarda izleyin.

İzleyemeyeceksiniz şayet benim yapacağım gibi DVD sini alın mutlaka izleyin..

Dün akşam izledim ama rekor hızla hemen bugün blogta yazıp :) gidemeyenlere ve gitmek isteyenler geç kalmayın demek istedim..

Filmden önce dinleyip, söz ve müzigi başrol jönümüze (Halil Sezai) ait olan şarkının tamamını arayıp bulamadığım videoyuda  sizlerle paylaşayım..

İyi seyirler,


5 Temmuz 2011 Salı

Dans Aşkına

Spor yapma isteğimin çok yoğun olduğu günler de kanıma girdi dans!
2007 senesinde 1 ay gitmiş sonrasında zamansızlıktan bırakmıştım. Bu sefer başlarken 2-3 ay gider temel hareketleri öğrenir latin gecelerinde dans ederim yeter diye düşünmüştüm.

Ama öyle olmadı, iyi ki de olmamış 7 aydır çok severek dans ediyorum! Sevmemin en buyuk sebeplerinden biri de bana güzel yüzlü güzel yürekli bir dost kazandırması olsa gerek..

Hatta o kadar sevdim ki dans etmeyi 3 haftalık eğitimle resital gösterisine bile çıktım ;)

Spor yapmaya vaktiniz yoksa benim gibi spor yapmayı sevmiyorsanız kapın sevgilinizi eşinizi dansa gidin.
Gittiğiniz geceler de birlikte dans eder aile kavgalarının çıkmasını da önlemiş olursunuz.
video
Bacak kaslarını çok güzel çalıştırıyor şekle girmenize yardımcı olduğunuda dip not olarak ekliyor videomu huzurlarınıza sunuyorum...


*** İlk sahne heyecanımı, ve profesyonel olmadığımı düşünerek hatalarımı mazur görünüz :)

Sevdiklerinizle eğlenceli ve dans dolu günler dilerim ;)

Sevgilerimle,

14 Haziran 2011 Salı

Denge Bilekliği


Bir bileklik taktım dengemi buldum muhteşem dengeli bir hayatım oldu demeyi çok isterdim!
Ama pek öyle olmadı, yine de ne kadar işe yaradığını anlatayım kısaca sizlere..

Yaklaşık 5 aydır kullanıyorum bilekliğimi ve son 2 aydır gören herkes "işe yarayıp yaramadığını" soruyorlar. Madem bu kadar talep var birinci ağızdan dinleyin diye bu yazıyı kaleme alıyorum.

Her ne kadar bilinçli bir tüketici olsam da aslında bunu bilinçlenerek aldığım söylenemez.


Latin danslarıyla ilgiliyim bu aralar 7 aydır dans ediyorum. (çok havalı oldu :) profesyonel hissettim kendimi) Yine böyle bir dans akşamında bol dönüşler yaparken partnerimle karşı karşıya başlayıp çaprazında bitirince hocam “sende denge sorunu var başın o yüzden dönüyor” diye teşhisi koyup, bir de bu bilezikle dene dediğinde, hocamın bileziğini takıp denediğimde başımın daha az döndüğünü hissettim.

Belki psikolojik belki değil o an işe yaradı. Sonrasında sabahları uyanışlarımın daha kolay olduğunu ve az uykuyla da günümün rahat geçtiğini fark ettim.  

Aslına bakarsanız silikon bir bileklik! Hiçbir gösterişi olmayan ama yaptığı iş büyük olan bu bileklik vücuda denge, güç ve esneklik kazandırıyor. İçindeki negatif iyon sayesinde vücuttaki enerjiyi düzenliyor, dengeliyor.

Dikkat etmeniz gereken şey bileğinize tam yapışık olarak takmanız gerekiyor.
Ama şimdi takımlarda kendi renklerinde bu ürünlerden yarı fiyatına satıyorlar.
Bunların orijinal olmadığını söylememe gerek yok, ama yine de siz bilin.
Üzerinde  “Power Balance” yazmasına ve orijinal sitesinden almaya özen gösteriniz.

Dengeli ve huzurlu bir hayat sürmeniz dileğiyle
Sevgilerimle,



17 Mayıs 2011 Salı

Maç Bahane Stad Şahane

Re Re Re Ra Ra Ra Türk Telekom Arena :)

Farkındayım çok reklam kokan bir slogan oldu!
Ama yeni stadi gördüğümde aynen boyle tezahürat yapasım geldi.

O kadar yaşanan olayda "kendi taraftarını" bile karşısına alan başkanın hangi stad icin bunu yaptığını görmem gerekiyordu.


Aslında GS-Buca maçının izlenecek bir hali yoktu hatta rakip takım bize göre gayet iyi oynadı! O kadar iyilerdi ki 3 tane toplari direkten döndü!!


Stattaki ses ve görüntü keyfinin bambaşka olduğunu söylememe gerek yok. Hava çok soğuk olmasına rağmen  seyri guzel bir 90' geçirdim.


Farkındayım ligin 10.sırasındayız berbat futbol oynuyoruz ne keyıfle  izlenecek bir oyun, ne de keyifle izlenecek izlenecek bir oyuncumuz var!
  
Umarım yeni sezonda güzel futbol ve oyuncular izlemek nasip olur stadımızda..


*** Lütfen yazımı okuduktan sonra dalga gecen mesajlar yazmayınız :)
Buca’da ki durumuzdan daha berbat durumda oldugumuzun da farkındayım ayrıca..


GS  aşkı bu başka bir şeye benzemiyor :)


Sevgilerimle,

Midpoint



Bağdat caddesine gittiğinizde mutlaka oturmak isteyeceğiniz 3-5 mekandan birisidir.
Ama hiç bir zaman boş yer bulamazsınız. Bulduğunuzda ilgisiz garson, geç gelen siparişler pişman olursunuz oturduğunuza!


Ama geçenler de bir arkadaşımla gittiğimde bütün olumsuzlukların gittiğine şahit oldum.
Hafta sonu üstelik akşam saatinde gitmiş olmamıza rağmen yemeğimiz, şarabımız sonrasında tatlımız (sufle olmasına rağmen üstelik) zamanın da gelmiş garsonların güler yüzü kibarlığı ayrıca şaşırtmıştır beni.
Oldukça ferah iç mekan ve bahçesiyle yazın pek güzel olduğunu söylemeden geçmeyim.


Çok yerde şubesine olmasına rağmen en çok İstiklal Caddesin de yer alan Odakule’nin tam karşısında, eski Biracı’nın yerinde ki yerini beğenirim.


Umarım bundan sonra midpoint bizi şaşırtmaz ve böyle devam eder.


Sevgilerimle,

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Yeniden Merhaba

Selamlar,

Kapanan bloguma kavuşmuş bulunmaktayım :) Tabi blog kapanması dısında yasadıgım bazı sıkıntılar ve  yoğunluklarda  blogumdan uzaklaştırdı.

Bu arada ben cok şey yaptım tabi ki;
Yurtdışı ve yurtici gezilerim, gittigim mekanlar, yapılan yeni aktiviteler, dostlarla buluşmalar ve hayatıma giren küçük prensim :)


Yolunda giden hayatıma masallah diyor nazar boncugumu ekliyorum..

Ve biriken yazılarla hizli bir dönüş yapıyorum ;)

Sevgilerimle,

18 Şubat 2011 Cuma

Body Worlds-Ölü Bedenler Sergisi

 
Haziran 2010'da gelmişti bu sergi, gidenler anlatıp duruyor ve akıllarda kalan en çok şey, çıkışta herkesin sigarayı bırakmaya karar verdigiydi!

Uzun zamandır gitmek istedigim bir sergi oldugundan cekirdek ailemizle organizasyon yapılınca hemen biletimi alıp sigarayi bırakmasını istedigim canım arkadaşım Binnur’u arayıp :) mujdeyi verdim. Her ne kadar bunun etkili olmayacagını soylese de sansımızı denemeye karar verdik.

Gelelim sergi gunumuze,  oglen 12:00 gibi cekirdek aile bulusacaktık ama biraz erken gittidigimizden, herkes toparlanana kadar biletimizi alıp İstanbul modernenın bahcesınde beklemeye karar verdik. İcerden biletlerimizi alıp cıkarken dikkatimden kaçmayan hatta gozume batan sey cıkısta atılmış sigara paketleriydi! Madem paketler atılıyor dısarda son kez sigara icelim :p deyip, sigara sonrası basladık sergiye…

Aslında sergi normal resım sergisi gibi olmadıgından, bahsetmekte zorlanıyorum. Gezip gormeden ne demek istedigim de anlaşılmayacaktır. Ama kısaca ne var ne yok diye bahsecek olursak;

Sergi, doğum öncesi gelişim ve bebeklikten, çocukluk ve ergenliğe, yetişkinliğe ve yaşlılığa kadar, insan yaşam döngüsü ve yaşlanmanın özel bir sunumunu kapsıyor. “Body Worlds”, vücutlarını bağışlayan kişilerin bedenlerinin ve iç organlarının halka sunulduğu tek insan anatomisi sergisi.

Cenin olarak başlayıp ölüm ile son bulan bedenımızın cesitli evrelerinde genlerimiz, cevresel faktorler yada alıskanlarımız ve yaş ile ortaya cikan hastalıklar sonrası organlarımızın ne duruma geldıgı gorsel olarak anlatılıyor.

Arada ki ayrımı yapabılmemiz icin saglıklı ve hastalıklı organları yan yana koyarak daha anlasılır bir hale getirmişler sergiyi.

Biraz fazla tıp terimi kullanıldıgından bıraz zorlandıgımızı belırteyım. Ama telefon ıle dolastıgımızdan bir ara uzun ve sıkıcı geldi. Tıp ogrencisi degilseniz telefon almadan da sergide ki kısa notlarlada gayet öğretici olacaktır diye düsünüyorum.


Sergiye dair dikkatimi çeken ve aklımda kalan kısa notlar;

&. Kullanılan herseyin gercek oldugunu bir bedenın sergi aşamasına gelmesinin yaklasık 1 sene surdugunu,

&. Bedenini bagıslayan herkesin hayattayken bagısladığını karsılıgında hıc bır ucret almadıgı ve istedigi zaman vazgecebilecegini, olumlerı ve yaslarıyla ılgılı bılgı olmadıgını belirteyim.

&. Beynimizin bilinenin aksine % 10’u değil, tamamını kullandığımızı,

&. Beynimizde bulunan "dimağ" bilincli ve mantıklı dusunmeyi saglarmış.  Eskilerden duydugumuz “Aklım diğmam durdu” sözunun anlamınıda burada tescillenmiş oldu. (Alzheimer hastaligi icin beyinsel  ve bedensel aktiviteleri ihmal etmememiz gerekiyormus.)

&. Uç uça eklendıgınde bir yetişkinin kardiyovasküler ağının dunyanın çevresini 2 kereden fazla dolaşıyormuş.

&. Her ne kadar sigarayı bırakmamla ilgili üzerimde ciddi bir baskı olusturmasa da bırakmak icin calışmalarım başlamıştır. Günde 20 tane, 5 tane veya pasif icici olmak uzun vadede cigerlerimize aynı zararı vermekteymiş. Ben her zaman az içiyorum bisey olmaz diyenlerin başındaydım, ama bunu öğrendikten sonra boyle soyleyemecegim icin gerekeni yapacağım.

&. Sergide en çok etkilendiğim beden "Zamanın Aynası" (ismi tam olarak bu olmayabilir) adlı modellerdeki kadın model oldu. Eğilip yakından yuzune bakınca gozlerinin ne kadar gercek durduğuna inanamadım birde rimel surulmus olduğu icin cok daha belirgin ve guzel duruyordu. Zaten yuz hatlarından da yasamında cok guzel ve bir kadın olduğunu gorebiliyorsunuz.

Son olarak hep bildigimiz ama pekte uygulamadığımız sağlıklı beslenmeye gelince hafta da 2 kadeh kırmızı şarap, zeytinyağı, fıstık, fındık, soya, brokoli, üzüm, balık (omega 3 acısından zengin) kırmızı etten uzak durmayı ve  tahıllarıda eklerseniz harika bir beslenme alıskanlıgıyla omrumuzu uzattıgımız gibi saglıklı bir yaşamın kapılarını aralayacagımızı düsünüyorum. Tabi ki spor egzersiz soylememe hic gerek yok olmazsa olmazımız.

Gunter von Hagens'a ait sergi İstanbul Modern Antrepo- 3'te sergilenmektedir.
27 Mart’a kadar uzatıldıgını hatta bugun okudugum habere göre Almanya'dan gelen yeni bedenler  ve dunyada ilk burada sergilenecek "İtfaiyeci Adam"  bedenı ve buyutulmuş bisikletci bedenin cok ilgi cekecegini belirtmişler.

Dünyada milyonların ve ülkemizde yuzbinlerin gittigi ve hayatınızda kolay göremeyeceğiniz bu sergiyi mutlaka görmenızı tavsiye ederim..

Sevgilerimle,











9 Şubat 2011 Çarşamba

Go Mongo

Değişik tatlar sevmesem de arada farklı lezzetler tatmayı severim. Özellikle birilerinin tavsiyesiyle gidilmiş yerlerse çok daha keyifli olur yenilen yemekler..
Bahsedeceğim yerde aynen böyle bir restaurant. Kısaca bu lezzet nereden geliyormuş bakalım..
Efendim şimdi Türkçeye Moğol Barbekusu dıye cevirilebilen bu otantik mutfağın doğuşu Moğalistandaki geleneksel av partilerine dayanmaktadır. Moğollar et ve sebzeleri kılıçları ile dilimleyerek, kalkanlarının uzerinde harlı ateşte pişirirlermiş.
Bu lezzette gunumuze kadar modernize edilerek ulaşmış. Sizlerde bu lezzetlerden mahrum kalmayın bir kerede olsa mutlaka deneyin diyorum.
Dondurulmuş tavuk, et, balık ve türevlerinden oluşan bu etlerin yanına taze onlarca sebze eşlik etmekte.  İstediginiz et ve sebzelerden tabağınıza alıyorsunuz en sonda ne tür et aldığınızı soran bayanlar sıze noddle (erişte) vererek ustune uygun soslar sunuyorlar ıstedıklerınızden seciyorsunuz. 
Tavsiyem cok sos karıştırmamanız cunku sonrasında cok baharatlı ve hoş olmayan bır tat cıkıyor ortaya.
En son tabaklarınızı barbeküde pişirmesi için aşçılara verip masanıza geçiyorsunuz. Yanında 
güzel bir şarapla keyfıne vararak yemeğinizi afiyetle mideye indirebilirsiniz.
Fazla doymamanız sonrasında mutlaka tatlıya yer ayırmanız gerekıyor  :) kırmızılı kahramanım(sarapla pısırılmıs ayva tatlısı) yada favorim sufle ..

Nerededir bu restaurantlar derseniz ; İstinye Park, İkea Meydan ve Suadiye kendinize yakın birini secin ve sevdiklerinizle yolunu tutun..
** Sulecan ve Wili sayesinde bu lezzet ile tanıstıgımı soylemeden geçemeyeceğim. Canlarım seviyorum sizi :) en kisa zamanda tekrarlayalım diyorum..
Afiyet olsun :)

11 Ocak 2011 Salı

Aşkın, Acının ve Tutkunun Ressamı FRIDA KAHLO

Dostlarla yapılan brunch ve sonrasında merakla beklenen dunyaca ünlü bir resim sergisi, buyurun ayrıntılarına..

Önceden planlanmış meşhur şehir fırsatı çeklerinden Piraye Cafeden aldığımız “van kahvaltısı” ile büyük bir hayal kırıklıgıyla basladı gunumuz.
Hayal kırıklıgı cunku hayallerimizdeki van kahvaltisi icin cok basit ve az cesıtle ac-tok arası tamamladık kahvaltımızı. Kahvaltıdan sonra heyacanla bekledigim sergi icin Pera müzesine dogru yola cıktık.
Cihangirden taksime cikarken en guzel şey bayılarak aldıgım kokoş eldivenlerim oldu :)

2002 Yılında Salma Hayek’in başrolünü oynadığı Frida filmini izlediğimde sinemadan çıkarken düşündüğüm şeyi unutmam bir insanin hayatını küçük bir dalgınlık nasıl değiştiriyor?

1907 doğumlu Frida, altı yaşındayken geçirdiği çocuk felcinin sonucu olarak bir bacağı özürlü kalmış, kendisine "Tahta Bacak Frida" denmişti. Bu özrüyle başetmesini bilen Frida, genç kızlık çağında, dönemin en iyi eğitimini veren Ulusal Hazırlık Okulu’nda okurken 18 yasında  gecirdigi agir bir tarafik kazası (şemsiyesini unutup inmeseydi otobusten kaza yaptıgı otobuse binmeyecekti ve belki de Frida Kahlo diye bir ressam olmayacaktı!) sonucu eğitimini yarıda bırakarak ve en büyük hayalı olan tıp eğitimini alamadı. Kaza ile ilgili daha sonra şunları söyleyecekti;

Benim zamanımda otobüsler hiç de güvenilir değildi; henüz yeni kullanıma girmişlerdi ve pek rağbet görüyorlardı. Tramvaylar boşalmışlardı. Alejandro Gomez Arias'la otobüse bindim... Kısa bir zaman sonra otobüs ile Xochimilo hattının treni çarpıştı. Tuhaf bir çarpışmaydı bu; şiddetli değil, ağır ve yavaştı, herkesi sarstı. Beni daha da çok sarstı. Önce başka bir otobüse binmiştik. Ama küçük şemsiyemi unuttuğumu görünce, aramak için indik, beni harabe eden otobüse böylece bindik. Kaza bir kavşakta oldu... İnsanın çarpışmanın farkına vardığı, ağladığı doğru değil. Gözümden bir tek damla yaş akmadı ve demir çubuk, kılıcın boğayı delmesi gibi beni deldi geçti.

Kazadan sonra tüm hayatı korseler, hastaneler ve doktorlar arasında geçecek; omurgası ve sağ bacağında dinmeyen bir acıyla yaşayacak, 20 fazla ameliyat edilecek ve 1954’te çocuk felci nedeniyle sakat olan sağ bacağı kangren yüzünden kesilecektir.
Ailenin desteğiyle acılarını unutması icin resim yapmaya tevsik edilen Frida, yatağının tavanındaki aynaya bakarak oto-portreler yapmaya başladı.

 
1927’de yurumeye başlayan Frida bir gun resımlerini Meksikalı Michalangelo olarak anılan ünlü ressam Diego Rivera'yı görmeye ve resimlerini göstermeye gitti. Diego’nun resimlerine hayranlıgıyla baslayan aşklarını 1929’da Frida’nın annesinin ölümünün ardından resmileştirirler. Cevreleri Diego’nun dev fizigiyle Frida’nın küçük ve narin bedenine gonderme yaparak “bir fille bir güvercinin birleşmesi”olarak nitelemişlerdi.


Sağlık sorunları nedeniyle bir çocuğunu aldıran ve ardarda iki düşük yapan Frida, eşinin sadakatsizlikleri nedeniyle 1939 yılında ondan ayrıldı ama 1 sene sonra yeniden evlendiler ve Frida’nın çocukluğunu geçirdiği Mavi Ev’e yerleştiler. Frida’nın da evlilikleri sırasında çeşitli erkek ve kadınlarla ilişkileri olmuştur. (Yandaki fotograf yaptıgı son duşuk sonrası hamıle kalamayagını ogrendıkten sonra yattıgı Henry Ford hastanesinde kendini cizdigi tablosudur.)

Sık sık saglıgı bozulup dayanılmaz acılar çelen Frida acılarını yaptıgı muhtesem resimlerle dizginlemeye çalışmıştır. Yalnız kendi ülkesinde degil, Amerika ve Fransa’da sergiler açmıştır. 1938’de New York’ta açtığı sergi ona büyük ün getirmiştir.
1953 yılında kisisel sergisini actıktan kisa bir süre bacagı sag bacagı kesilmiştir. 1 sene sonra akciger 1954’te, akciğer embolisi teşhisiyle son nefesini verdiğinde; arkasında bıraktığı son tablosu; Yaşasın Yaşam isimli bir natürmorttu.

Kısaltabildiğim kadarıyla kısa yaşam öyküsünden sonra sergiden edindiğim izlenimlere gecelim…
Yaşamlarının önemli bir bölümünü Meksika’da geçirmiş koleksiyoner bir çift olan Jacques ve Natasha Gelman’ın, Frida Kahlo’nun retrospektifi’nin en önemli yapıtları ile Diego Rivera’nın az sayıdaki tuval resmi örneklerinin en önemlilerini görebileceğiniz bir sergi.

Sergiden küçük notlar; Saclarını her daim tepesinde kep seklinde toplaması içinde uhde kalan tıp eğitimine gönderme yapmak ve resimlerinde ya da fotoğraflarında alınmamış bıyıklarının sebebi biseksüel olduğunun altını çizmek içinmiş.

Cok sayıda ve cok buyuk eserleri olmadıgının altını cızmekte fayda var 143 eserinin 55 tanesi oto-portrelerden oluşur. Yaşamının büyük bir bölümünü yatakta başının üstünde duran, “gündüzlerinin ve gecelerinin celladı” olarak tanımladığı bir aynaya bakarak geçirdiği için sürekli oto-portre çizmiştir. Resimlerindeki ustalık, Pablo Picasso’ya bile "Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz" dedirtmiştir.
Yapıtları ve yaşamlarıyla sinema ve edebiyat dünyasına da esin vermiş ikilinin eserleri 20 Mart 2011 tarihine kadar Pera Müzesi’nde izlenebilecek.
Resim sergilerine yada dünyaca unlu kişilerinin eserlerine ilginiz varsa mutlaka gitmenizi tavsiye ederim.
Günümü dostlarım Vildan ve Şule ile Tango gosterisi izleyip Şampiyonda midyeleri mideye indirmiş bir halde kultur-sanat ile dolu bir haftasonu gecirmiş olmanın rahatlıgıyla tamamlamış bulunuyorum..